Aylak İstanbul

explore-blog:


…don’t ever forget that!
And don’t say “I’ll never be good”. You can become better! and one day you’ll wake up and you’ll find out how good you actually became.

Truth from astrophysicist Neil deGrasse Tyson, he of great wisdom.
(↬ It’s Okay To Be Smart)

explore-blog:

…don’t ever forget that!

And don’t say “I’ll never be good”. You can become better! and one day you’ll wake up and you’ll find out how good you actually became.

Truth from astrophysicist Neil deGrasse Tyson, he of great wisdom.

( It’s Okay To Be Smart)

486 notes Reblogged from Explore

Gipsy Kings’in kasedini alıp, eve getirip, teybe koyup bir süre dinledikten sonra uyuyakalmıştım. Orta sondu, gündüz saatiydi, uyandığımda bi tuhaftım ve her şey çok güzel gelmişti.  

Sizi yaylanmadan yürümeniz konusunda uyarmıştık!!!

Bir fotoğrafta merdiven varsa hareketli oluyor, yol varsa da. İstediği kadar durağan bir görüntü olsun merdivenden iniyor, yolda yürüyor oluyorsun. Adımlarımıza güvenelim bence, çok yürüyelim. Yürümek yolu nehir, bizi su yapar. Düşününce, bir de niye yürümek güzel?… Zaman akıp gidiyor ya, işte siz de o anda, yürürken akıp gidene benzediğiniz için, zaman ve mekan sizi bölemediği için, çünkü siz de aynı zamanda zamanın ve mekanın kendisi olduğunuz için güzel bence. Bunu şimdi buldum bu arada. Demek yazarak yürünebiliyor.  

Bir fotoğrafta merdiven varsa hareketli oluyor, yol varsa da. İstediği kadar durağan bir görüntü olsun merdivenden iniyor, yolda yürüyor oluyorsun. Adımlarımıza güvenelim bence, çok yürüyelim. Yürümek yolu nehir, bizi su yapar. Düşününce, bir de niye yürümek güzel?… Zaman akıp gidiyor ya, işte siz de o anda, yürürken akıp gidene benzediğiniz için, zaman ve mekan sizi bölemediği için, çünkü siz de aynı zamanda zamanın ve mekanın kendisi olduğunuz için güzel bence. Bunu şimdi buldum bu arada. Demek yazarak yürünebiliyor.  

Yanaklarimi bastirarak optu, bosluklari doldurarak. Kimse yanaktan opmeye bir sey demez; ben demem, sevgilisi de demez.” Bir dudaktan anca bir dudak hesap sorabilir, bir yanak degil, di mi? Niye, yanak yuzun kamusal alani diye mi? :))
“Hiç yenecek nane değil” argosundaki nane bunun gibi bir şey olmalı. Örnekleriyle argo araştırması :) (Ben gene de biraz yedim)

“Hiç yenecek nane değil” argosundaki nane bunun gibi bir şey olmalı. Örnekleriyle argo araştırması :) (Ben gene de biraz yedim)

elbet bir gün bakışacağız, sevim ve cadısı, mutlu kadınlar ceketi (başlık için yarışan adaylar arasında kıyamasıya mücadele)

Nasılsa vaad ettiğim gibi bir blog olmuyor henüz burası, bari vaad etmediğim şeyleri yazayım. 

(düşünür)

Bugünden bahsedeyim dedim ama yazacak birşey bulamadım. Yeni çiçekli ceketimden başka iyi birşey yoktu bugün benimle ilgili. Ceket gerçekten çiçekli, gerçek bir ceket, mutlu kadınlar ceketi gibi. Belde bitiyor, yakasında ve kollarında çok ince beyaz tül kumaş var. Çiçekler beyaz kumaşın üzerinde. Aslında bu mutlu kadın ceketim terzi Sevim’e sipariş ettiğim elbiseye tam uyacak. Henüz elbise bitmedi ama olursa mutlu olmayı çok beklemiş kadın elbisesi gibi olabilir. Son provaya ceketimle gideceğim. Sevim sadece, “aferin, güzel uydurmuşsun” diyecek. BO da Sevim hakkında ilginç bilgi: yalnız yaşayan bu kadının prova odasında oyuncak bir cadı var. Kadın sevimli olmasına rağmen burnundaki benle beraber bu oyuncak cadıya çok benziyor. Keşke benzemeselerdi diye düşündüm, Sevim sen bu cadıya çok mu baktın, diyesim geldi. Odadaki barbie bebek olsaydı Sevim de ona çok baksaydı sonuç değişmezdi tabii ama yalnızlık öyle birşey ki eşyayı bile kazıyor insanın yüzüne bence. Mesela ben geçen gün birinin yüzünde duvar gördüm. Duvar ateş gibi birşey olsaydı, “ne o, duvardan mı yandın?” derdim. Rengi vardı çünkü. Uzun süre yalnızdı.

Bir de bunun değişiği olabilir, bazı insanların da yüzünde çok fazla insan var. Onlar da hiç yalnız olamayanlar. Onlara bakarsın bakarsın, kendisine ulaşana kadar, ohooo.  belki de bu yüzden onlar iyi görmezler, çünkü bakışları bulanır başka insanlarınkinden. Artık çok karışmıştır o deniz, o suya girmeyiz işte biz de akıllı olduğumuz için. Ya da bilmiyorum, ilerler temiz diye de girebiliriz. Şimdi konu konuyu açtı, (açmadı, biliyorum) hiç bakışları değişen tanıdığınız var mı? İnsanın bakışı nasıl değişir, bizimki kaç kere değişti mesela? Ya da hiç haberiniz olmayan bir bakışınızı siz kendiniz gördünüz mü? Bakışınızı çalanlar varsa gidip kapısını çalıp geri alalım. Off, ne anlatıyorum acaba? 

Karanlığın çöküşü ve yükselişi

Adına aylak diyen bir blogun belli aralıklarla güncellenmeyeceğini tabii ki herkes tahmin eder. Ama bu akşam bir şey oldu; ne aylaklıkla ilgisi vardı ne de İstanbul’la.

Büyütecek bir şey yok aslında (neyi büyütüp neyi küçülteceğimizi…. neyse), sadece elektrikler kesildi. Ama doğa bu sürede sanki saklandığı yerde rahat bir nefes aldı, artık takip edilmiyordu. Bunu eve dönüş yolumda ve sonra balkonda sigara içip dışarıyı izlerken düşündüm. Sigaram hemen bitecek cinsten değildi, daha düşünüyordum. Karanlık üstünü giyerken onu izliyor gibiydim; hala daha kapanmamış, açık renkli olan yerleri vardı. Bulutlar eti oluyordu, bir yerlerinden fışkırıyordu. Düşünürken bu kadar konuşkan değildim, şimdi yazdıklarım da gerçek ama daha gerçek bir şeyi sözsüz keşfettim karanlıkta: susmak. Çok güzel susuyordum. Dilim karanlık, güzel bir kuytu bulmuş uzanıyordu sanki (ağzımın içinde yeni bir uzanış şekli). Bu kadar susmak bana şahane bir devinim getirdi. Karanlık da öyle. Düşüneceklerimi ben, göreceklerimi de doğa saklıyordu. Saklandığı yerde devinen şeyler, görülmediği için sakin sanılan şeyler… Hepsi beni heyecanlandırdı, sebebi olmadan.  Elinde poşetlerle eve dönen kadını son anda gördüm. Hareketleri, eğer sokak aydınlık olsaydı insanın sinirini bozacak kadar yavaştı. Uzakta aralarında az mesafe olan iki arabayı karınca izler gibi izledim. Her şey takip ediliyordu, bu kadar az/çok şey olduğunu görmem için karanlık gerekti. Hayatı görmem için.

Bunu bulacağım, her gün bulacağım yere gideceğim. Bir dağ evinde, bu anlattıklarımı başkaları bana anlatacak. Bu durgun hayal bile o kadar hareketli ki, sanki şimdi o evde ateşe gözüm takıldı. Bugünü hatırladım.   

Mekan ararken zaman bulacağız… Zaman bulmuşken kıpırtısız duracağız, zaman gelip yanımıza oturacak, öylece yokmuşuz gibi davranacak ve biz bundan çok mutlu olacağız. 

Acaba sadece şu yazdıklarımı yazmak için mi bu blogu açtım?

  İstanbul bir tanrı olsaydı, ona duyduğum sevgi için bana cennetinden bir yer ayırırdı. Evet, böyle bir olasılık yok, zaten ben de kendi cennetime gidip gelebiliyorum. Üstelik bilindiği gibi, parası verilirse günahkârları köprüde sıkıştırmıyor İstanbul. Sadece bir benzetmeyi yerli yerine oturtmak için çabalamıyorum, bu yücelikle böyle uğraşıyorum. Bana kalırsa, insan İstanbul gibi bir şehre olan duygusunu ancak inanmak ve inanmamak arasında kurulan bir terazide bulabilir, ne kadar sevdiğini görebileceği bir cetvelde değil. Üstelik sadece bana ait değil bu duygu; İstanbul’dan dilek dileyen, dua eden arkadaşınız hiç olmadı mı? Kaç kere duydum: Ortaköy’de yenilen kumpirden sonra mesela. Ortaköy’ün denize giden sokaklarının başında kumpirciler karşılıyor sizi. Ortalama bir şakacılıkla müşteri kapmaya çalışan esnafla haşır neşir olup kumpirleri alıyorsunuz ve başlıyorsunuz yürümeye. Takıcılara göz atarken belki de üzerinizde var olduğunu bile bilmediğiniz yükler de atılıyor. Onun yerine hayat denilen şey doluyor içinize.

   Ortaköy’de görülecek şeyler gözünüze zaten gözükecektir ama benim ufak tavsiyem kedilerin yüzlerine bakmanız, özellikle küçük iskelenin yanında balık tutanların etrafındakilere. Bir keresinde kapkara, bakımsız bir kedi görmüştüm burada, bakışlarında gördüğüm şey de dün gibi aklımda. Denize bakan bir kediydi bu, hiç balıklarla ilgisi yoktu. Sanki yıllar önce ettiği bir tövbe, vazgeçtiği bir şeyler vardı kedinin yüzünde. Şahitlerim olduğundan bu konuda ikna koşusu yapmayacağım ama gerçekten de öyleydi! İşte Ortaköy sizinle konuşmaya başladı bile bir kediyle. Tabii kumpirden sonra herkesin yakacak sigarası, içecek çayı, kahvesi olacak. Zaten az önce anlatmak istediğim İstanbul’un dua kapılarını aralama arayışı burada başlıyor.  Konuşulanlar, dedikodusu yapılanlardan sonra,  içimizdeki hafiflik gölüne ulaşıp, kıyısına uzanmışken; “İstanbul, bana aşk ver ” diyor biri, “Bırak da bu güzelliğini paylaşacak birini bulayım.”  İnsan başka şehirlerden de bunu isteyebilir ama burada gördüğüm kulluğu başka bir şehre göstereni görmedim! İstanbul’u ilginç yapan, dünyanın gözünü buraya çeviren şeyi, bir türbenin görüp görebileceği ilgiyle tabii ki açıklamayacağım. Ama şehre dokunma yollarından birinin de böyle metafiziği olabileceğini göstermek istiyorum. Diyelim ki benimki itibar edilecek bir yaklaşım değil, peki 70’lerin arabesk filmlerinde, İstanbul’a keskin bir yazgının despot uygulayıcısı gibi davranan isyankâr karakterlere ne demeli? Tam da yüksek bir tepede kollarını açan kahramanın, “Zincire Vurulmuş Prometheus”tan bir şeyler söylüyormuş gibi yankılanan sözlerinin tuhaf bir gerilimi var ve tıpkı Antik Yunan tragedyalarındaki gibi tanrılara karşı çıkışın esansıyla bezeli. “Göklere çıkardığım” İstanbul’un yeryüzüne de yakından bakabildiğimi göreceksiniz. “Bize rahmet yerden yağar” diyerek gezilebilecek İstanbul şahane rotalarla dolu. 

   İstanbul’a benim gözümden bakmak için önce bir kabasını almanız lazım. Yani, saraylarını, camilerini, müzelerini gezmiş, bu güzel, yüce, büyük şehrin deniziyle gözlerinizi öpüştürmüş olmalısınız. Demek istediğim, tensel zevkleriniz bitmiş olmalı aranızda ki bahsedeceğim yollar gidilsin, ücralar keşfedilsin. Çünkü ders çalışır, ezber yapar gibi mekân gezmeye karşıyım bir şehirde; herkesle aynı kitabı okumuş olmadan kurtarmalı insan bünyesini. Dolayısıyla sadece turistler gibi gözümüzü açmak yetmez; aylaklar gibi adımlarımızın kayığında kürek çekeceğiz yorulmadan.